Belediye Sitesi
  • Kurban Bayramımız Kutlu Olsun
  • 30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun
  • Cimitekke Belediyesi
  • Cimitekke
  • Cimitekke
  • Hoşgeldiniz...
  • Haber Başlık : Beri gel, daha beri, daha beri. Bu yol vuruculuk nereye dek böyle
  • Haber Konu : Beri gel, daha beri, daha beri. Bu yol vuruculuk nereye dek böyle
  • Haber Tarih : 15.12.2016
  • Yazar : Admin
Haber Hakkında
Beri gel, daha beri, daha beri. Bu yol vuruculuk nereye dek böyle? Bu hır gür, bu savaş nereye deki Sen bensin işte, ben senim işte. Ne diye bu direnme böyle, ne diye? Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye? Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek, ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye? Zengin yoksulu hor görür, ne diye? Sağ soluna yan bakar, ne diye? İkisi de senin elin, ikisi de, peki, kutlu ne, kutsuz ne? Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gök kubbenin altında, ne diye? Sen habire gevele dur bakalım, habire usul boylu birlik çam ağacı de, sonu nereye varır bunun, nereye?” Mevlana Celaleddin Rumi   Bugün 17 Aralık 2013 ve “Şeb-I Arus Kutlamaları”nın yapıldığı gün. Bu yüzden çok önemli bir hafta. Anadolu topraklarında Mevlana Celaleddin Rumi’nin dünyadan göçünden 800 sonra bile kutlanan harika bir gün bu. Kaç gün daha vardır ki, bunun gibi yüzyıllar boyunca her yıl kutlanılsın? Böyle büyük bir insanın, hele bir de Anadolu topraklarından çıkması hepimizin gurur kaynağıdır. Bundan gurur duymalıyız.  Alçakgönüllülük, kabul, tevazu, tolerans gibi harika bilgelik özelliklerini herkes tarafından kabul görerek barındıran Mevlana’nın hayatı, Mesnevi’si ve diğer eserleri, Mevlevilik ile birlikte bugün Robin Sharma gibi dünyaca ünlü yazarlar tarafından okunup incelenmekte, Amerika ve Avrupa’da üniversitelerde okutulmaktadır. Hatta 2007 yılı Dünya Mevlana Yılı olarak UNESCO tarafından ilan edilmiştir ve o güzel kültürün dünyaca tanıtımı için ülkemizde ve farklı ülkelerde çeşitli aktiviteler düzenlenmiştir. Ancak üzülerek görüyorum ki, nasıl 100 yıl once Çin kendi kadim kültürel mirasını ve güzelliklerini unutma seviyesine geldiyse, bizler de Mevlana, Hacı Bektaş Veli vb gibi bugün dünyaca itibar gören ve incelenen diğer kültürel miraslarımıza yeterince sahip çıkmıyor, bilmiyor ve bilmediğimizden de anlayamıyoruz.  Evet…Mevlana nın vefat ettiği gün olan 17 Aralık, “düğün gecesi” anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabb ine kavuşma günü olduğu için Şeb-i Arûs olarak anılır.  Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir  diyor Mevlana. Şeb-i Arus ölümün ağıt yakılarak üzüntüyle karşılandığı bir gün değil, tam da tersine Mevlana nın hakkın rahmetine, sevgilisine, kavuştuğu için bir “kavuşma günü” olarak adlandırılıyor. O günde sadece İslam dini liderleri değil, Hristiyan ve Musevi dini liderleri çeşitli farklı uzak şehirlerden onu sevgilisine son yolculuğunda uğurlamaya cenazesine gelmiş ve o günü Mevlana nın o ünlü kim olursan ol gel sözünü teyid eder biçimde farklı inanca sahip insanların bile birleşebileceği örneği ile daha 800 yıl öncesinden unutulmaz kılmışlardır.  Bu özel günde Mevlana ile ilgili bilgilerimizi tazelemekte fayda var ve bu vesileyle hayatına dair kısa bir özeti aşağıda paylaşıyorum. Umarım hepimiz onun bilgeliğine bir gün ulaşabiliriz. Dilerim öyle olsun.  Babasının Ölümüne Kadar Olan Dönem Harzemşah hükümdarları Bahaeddin Veled in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları İslam dininde var olmayan şeylere (bid at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü İslam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş e şikayet etti. Hükümdar, Razi yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre bu davranışı bir yerde iki sultan olmaz diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213). Nişapur kentinde ünlü şeyh Ferîdüddîn-i Attâr onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celaleddin e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin i kastederek, yanındakilere bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor dedi. Bahaeddin Veled e de, umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi sinde Attar dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir). Kafile, Bağdat ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan a yöneldi. Hac dönüşü, Şam dan Anadolu ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled i ve Celaleddin i Konya ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231 de Konya da öldü ve Selçuklu Sarayı nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı. Bu mesnevisi de böylece sona ermiş oldu. Babasının Ölümünden Sonraki Dönem Babasının vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya daki bu buluşmada genç Celaleddin i o çağda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiği başarıdan sonra bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin dedi (Sultan Veled (Mevlânâ nın oğlu) ünlü İbtidaname (Başlangıç Kitabı) adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya da hocası Tirmizi nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya ya geldi ve Celaleddin e neden beni bırakmıyorsun? diye sordu. O da hocasına neden gitmek istiyorsun? dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz . Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri ye gitti ve 1241 de orada öldü. Celaleddin, Konya ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa İçindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü. Şems-i Tebrizi 1244 te Konya nın ünlü Şeker Tacirleri Hanı na (Şeker Furuşan) baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi. Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümmi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Hacı Bektaş Veli nin Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesi ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu. Atın dizginlerini tutarak sordu ona: - Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi? Mevlânâ, yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: - Bu nasıl sorudur? diye kükredi. O ki peygamberlerin sonuncusudur; O nun yanında Bayezit in sözü mü olur? Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: - Neden Muhammed kalbim paslanır da bu yüzden Rabb ime günde yetmiş kez istiğfar ederim diyor da , Bayezit kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah tan başka varlık yok diyor; buna ne dersin? Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: - Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu . Tebrizli Şems bu yorum karşısında Allah, Allah diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı. Oradan birlikte Mevlânâ nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu ki kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder. Süre ne olursa olsun, Mevlânâ nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl unutturmuştu. Şikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems i ölümle bile tehtit ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ ya Kur an dan bir ayet okudu. Ayet: İşte bu, sen ile ben in arasındaki ayrılıktır.(Kehf Suresi, 78. ayet) anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya yı terk etti (1245). Tebrizli Şems in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Şems i alıp getirmek üzere acele Şam a gittiler. Mevlânâ nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled in ricalarını kırmadı. Konya ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ yı Tebrizli Şems ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa[kaynak belirtilmeli]başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi de vardı. Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ nın oğlu Alaeddin in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü. Tebrizli Şems in türbesi Hacı Bektaş Dergahı nda diğer Horasan Alperenleri nin yanındadır. Selahattin Zerküb Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özdeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Şems in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb u seçmişti. Tebrizli Şems in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ nın gözünde Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı duyulan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi. Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ dan bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. Selahattin in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi. İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve müritler , dedi, tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar ın İlahiname sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti. Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kâğıt uzattı genç dostuna; Mesnevi nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim. Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273 te de öldü. Mevlana nın öldüğü gün olan 17 Aralık, düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabb ine kavuşma günü olduğu için Şeb-i Arûs olarak anılır. İlk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında İnas Çelebi olarak anılır.
FotoğrafFotoğrafFotoğrafFotoğraf
Hızlı Menü